I’m in a cafe. I’m waiting for him. And he is late. But only a minute. So it’s not serious.
So stage one: loving his being late. You go, it makes him human. Gives him sex appeal.
Stage two: checking my agenda. You know, I question myself. Maybe I got it wrong. I invent scenarios. I picture myself arriving late at another cafe. So I look where I am, I am in the right place. I am been 32 minutes.
Stage three: I tell myself I don’t mind waiting. I keep myself busy. I read. I pretend to read. The same fucking paragraph. I go to the bathroom, order stuff.
Now, I hate him. I insult him in my head. I think of cool quotes that will be perfect for when he shows up. I am been 39 minutes. He arrives. All out of breath. Handsome. Traffic was bad. So I excuse him. I say, of course, only normal that he is late. ‘Cause I am weak, someone you put on a pedestal is always right. fuck.
To reassure himself, he repeats,
“So far, so good. So far, so good. So far, so good.”
But it’s not the fall that matters, it’s the landing.
La Haine, 1995
"Victor ‘Dünyanın herhangi bir yerinde olabilirsin. Dünya o kadar büyük değil biliyor musun? Aynı müzik var, aynı hamburgerler, aynı insanlar. Dünyanın her yerinde. Sürekli hareket edebilirsin ve yine de aynı yerde olabilirsin.’
Nick ‘Ben artık durmak istiyorum. Dünyayı siktir et. Sevdiğim birine bakmak istiyorum. Bir yuva istiyorum.’
Victor ‘Ne ki yuva? Artık hiçbir şey sabit değil. “Burası yuva” diyemezsin.’"
— “Some Explicit Polaroids” 1999, Mark Ravenhill
artık birbirimize bağlıyız, dolayısıyla kısa bir süre sonra birbirimize eskisi gibi cazip gelmeyeceğiz muhtemelen. beynimizde de olsa aldatacağız, ama seninle geçirdiğim günleri asla unutamam, seni hep çok sevdim.
sanki evlilik bir başlangıç değil de sondur.
Çok sıkıldım ben bugün, belirli araklıklarla twitter ve deviantart arasında geziniyor hatta bir sene önce kadar kapattığım facebookumu açmak ile açmamak arasında gidip gelirken bir yandan da tumblr’a göz atıyordum. Haddim olmayan işlere karışıyor, bir süre sonra da “bana ne ya!” diyerek kapatıyordum. Üstelik bunları yaparken müzik bile dinlemiyordum. Artık eve gazete alınmazken, televizyonu denemeye gerek bile yoktu. Dışarı çıkma eylemim üşengeçliğimden ötürü son bulmuş, evin içinde gereksiz dolanmalarım ve buzdolabı ziyaretim sonrasında camı açmakla yetinmiştim. Kitabımla yatağıma uzanırken beni uyutmasını ümit ediyor -şöyle arkamdan sarılıp öpse, sıcaklığını hissederek uyusam ne de güzel olurdu- ama rüya falan istemiyordum.
Uyandım. Bazı tırnak içindeki sözlerin benim olmasını gerçekten çok istediğimi farkettim ve kendimi yine burada buldum. Acaba daralan sokaklarda mı olmam gerekiyordu bunu zamanla öğrenecektim.
Ayrıca bugün insan hareketlerine daha fazla kafa yormama kararı almışken, tüm dünyada en eğlenceli geçmesi beklenen bir gece yaşanmaya başlamıştı bile. Yeni yıl dedikleri, tüm ümitlerin tekrar başlangıcı, beklentilerin son raddede olduğu bugün farkettiğim üzere ben tüm kitaplarımı, şarkılarımı, dvdlerimi vesairelerimi bu sezonda daha çok seviyordum. 2012’de yine aynı saçmalıklara denk gelecek bu boktan günün, daha da karmaşıklaşarak beni melankoliyle depresiflik arasına ince bir çizgide yaşatmasını beklemekteydim, göreceğiz.
Hoşbulduk.